Cümle İzahları

Bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kuran-ı Hakimdir. Hakiki tevhid-i kıble onda olur. Öyle ise en âla mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. (Mektubat)

Üstadımız, mezkûr beyanında ve Risale-i Nur’ların daha birçok yerinde, Kuran’ı üstad tuttuğunu ve risalelerinde Kuranî bir yol takip ettiğini beyan buyuruyor. Bu beyanlardan 28. Mektubun, 3. Risalesinin, 3. Noktasını burada aynen kaydedeceğiz. Ve daha sonra Üstadımızın nasıl bir Kuranî yol takip ettiğini gücümüz nispetinde anlatmaya çalışacağız.

Üçüncü nokta: Bundan otuz sene evvel, eski Said’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi. “Ölüm haktır” kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi. Bir yol aradı. Bir halaskar taharri etti. Gördü ki yollar muhtelif. Tereddütte kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylani (ra)’ın “Fütühu-l Gayb” namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tefe’ülde şu çıktı: “Sen daru-l hikmettesin, bir tabip ara, kalbini tedavi etsin.” Acayiptir ki, o vakit ben Dar-ul Hikmeti-l İslami’ye azası idim. Güya Ehlî İslamın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta olan evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir. İşte Hz. Şeyh bana dedi: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabip ara.” Ben dedim: “Sen tabibim ol.” Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi, gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahîye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum. Bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra ameliyat-ı şifâkeraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum. Çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim. Çok istifaze ettim.

Sonra İ. Rabbani’nin “Mektubat” kitabını gördüm. Elime aldım. Halis bir tefe’ül ederek açtım. Acayiptendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde BEDİÜZZAMAN lafzı vardı. O iki mektubat birden açıldı. Pederimin ismi “Mirza” olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bediüzzaman’a mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah” dedim. Bu bana hitap ediyor. O zaman eski Said’in bir lakabı Bediüzzaman idi. Halbuki hicretin 300 senesinde Bediüzzaman Hamadani’den başka o lakapla iştihar etmiş zatlar bilmiyordum. Halbuki O imamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zatın hali benim halime benziyormuş gibi, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam mektuplarında tavsiye ettiği gibi çok mektuplarında da musırrane şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et!” Yani “Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma…”

Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme uygun gelmedi. Ne kadar düşündüm, bunun arkasından mı? Yoksa ötekinin mi? Yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Taharride kaldım. Her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var. Biriyle iktifa edemiyorum. O taharride iken Cenab-ı Hakk’ın Rahmetiyle kalbime geldi ki, bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kuran-ı Hakim’dir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise en âla mürşid de ve en ala mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nakıs ve perişan istidadım elbette lâyıkıyla o Mürşid-i hakikinin ab-ı hayat hükmünde ki feyzini mas edip alamıyor. Fakat ehli kalb ve sahib-i halin derecatına göre, o feyzi, o ab-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kuran’dan gelen o sözler ve o nurlar, yalnız aklî mesail-i ilmiye değil. Belki ruhî, halî mesail-i ilmiyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i ilahiye hükmündedirler.” (28. Mektup)

KELİMELER: MUHTELİF: çeşitli TURUK: yollar CEDVEL: suyolu (cedvel suyun gelmesine vasıta olduğu gibi tarikatlarda feyzin v.b. gelmesine vesiledir) SEYYARE: yıldız (tarikat şeyhleri yıldızlara benzetilmiş) TEVHİD-İ KIBLE: yalnız bir kişiye bağlanmak A’LA: en yüksek MÜRŞİT: hakka ulaştıran KAZİYE: hüküm MEDET: yardım HALASKAR: kurtarıcı TAHARRİ ETMEK: araştırmak TEFE’ÜL: bir kitabı rast gele açarak ilk yeri okuyup ondan ders almak DAR-ÜL HİKMET-İ İSLAMİYE: diyanet başkanlığının eski ismi AMELİYAT-I CERAHİYE: yarayı ameliyat etmek VİRD: dua MÜNACAT: dua İSTİFAZE: feyiz almak İŞTİHAR ETMİŞ: şöhret bulmuş MUSIRRANE: ısrarlı bir şekilde AHVAL-i RUHİYE: ruhi haller MUVAFIK: uygun CAZİBEDAR: çekici HASİYET: özellik İKTİFA ETMEK: kâfi gelmek NAKIS: noksan İSTİDAT: kabiliyet MÜRŞİD-İ HAKİKİ: hakiki mürşit MAS ETMEK: emmek EHLİ KALP ve SAHİB-İ HAL: evliyalar MESAİL-İ İLMİYE: ilim ile alakalı meseleler KALBÎ: kalbe ait RUHÎ: ruha ait MAARİF-İ İLAHİYE: Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımak

“Risale-i Nur Kuranî bir yol takip etmiş” demek, üç suali akla getirir:

  • Kuranî yolun özellikleri nelerdir?
  • Başkaları, Kuranî bir yol takip etmemiş mi?
  • Risale-i Nur’un Kuranî bir yol takip ettiğinin delili nedir?

İşte bu üç soruya cevap bulunabilirse, mesele anlaşılmış olur. Bizler, her bir soruyu bir başlık altında inceleyeceğiz. İnayet ve Tevfik Allah’tandır.

KURANİ YOLUN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Kuran, ne kâinatı inkâr eder, ne de nisyan (unutma) perdesine sarar. Belki kâinatı, sanatkârı olan Allah-u Teâlâ hesabına istihdam eder (hizmette kullanır). Eserden müessire (eser sahibine), nakıştan nakkaşa (nakşedene), kitaptan kâtibe ve sanattan sanatkâra bir yol açar. Her bir eserde müessiri, nakkaşı, kâtibi ve sanatkârı olan Allah’ı gösterir. Kâinattaki fiilleri anlatır, sonra faili olan Allah’ı ispat eder. Kâinatı, Allah’ın varlığına ve birliğine bir delil yapar. Yaratılmışların üzerindeki İlahi isimleri ve sıfatları gösterir. Sonra isimlerden müsemmaya (ismin sahibi olan Allah’a), sıfatlardan mevsufa (sıfatın sahibi olan Allah’a) bir pencere açar. Cenab-ı Hakkı, sıfat ve isimler dürbünüyle tefekkür ettirir. Kuran’a göre her şey, Allah’ın kemal ve cemalinin (güzelliğinin) aynasıdır, tezgâhıdır, meşheridir (sergi yeri). Kuran, kâinat kitabının manalarını talim eder (öğretir), mevcudatın hal lisanı ile yapmış oldukları zikir ve tesbihleri tercüme eder.

Not: Kuranî yolun daha birçok özellikleri vardır. Biz sadece Kuran’ın kâinata bakışını inceledik. Zira Risale-i Nur ile Kuran’ı, bu cihetten mukayese edeceğiz. Her bir cihetten kıyas ise bizim gücümüzün çok üstündedir. Kuranî yolun diğer özelliklerini öğrenmek için 25. Söze bakabilirsiniz.

BAŞKALARI KURANÎ BİR YOL TAKİP ETMEMİŞ Mİ?

Evvela şunu ifade edelim ki, bütün hak tarikatlar Kuran’dan çıkmıştır ve Kuran’ın malıdır. Lakin bazıları, Kuran’ın yolunu, meşreplerinde bütünüyle muhafaza edememişlerdir. Mesela, Vahdet-ül Vücud meşrebinde olanlar, “La mevcude illa hü” (Allah’tan başka vücud sahibi yoktur) diyerek, kâinatı inkâr etmişler ve kâinatın bir hayal olduğunu kabul etmişlerdir. Vahdet-iş şuhud ehli ise, “Der tarik-i Nakşibendî lazım âmed çârı çiz, terki dünya, terki ukba, terki hesti, terki terk” (Nakşibendî tarikatı der ki: Dört şey lazımdır: Dünyayı terk etmek, ahireti terk etmek, varlıkları terk etmek ve ihlâsı muhafaza için terk ettiklerini de terk etmek) diyerek, kâinatı nisyan (unutma) perdesine sarmışlardır. Hakka ulaşmanın yolunu, kainatı unutmakta ve düşünmemek de bulmuşlar, eşyayı terk etmişlerdir. Hâlbuki Kuran, ne kâinatı inkâr eder, ne de kâinatı nisyan perdesine sarar. Kuran, Hz. Musa’nın asası gibi, her mahlûktan marifetullahın (Allah bilgisinin) ab-ı hayatını fışkırtır. Semayı, denizi, karayı ve içindekileri, yani her şeyi, Allah’ın varlığına ve birliğine delil yapar. Kâinattan, sanatkârı olan Allah hesabına bahseder.

İşte tarikatların bazıları, “Âleme Allah hesabına bakmak” cihetinde âlemi nisyan perdesine sarmıştır. Her ne ise, biz bu sözü daha fazla uzatmadan, asıl meselemiz olan “Risale-i Nur’un Kuranî bir yolu takip etmesi” meselesine geçelim. Burada yaptığımız izahın tafsilatını Risale-i Nur’da bulmanız mümkündür.

RİSALE-İ NUR’UN YOLU İLE KURAN’IN YOLUNU MUKAYESE

Biz burada, sadece iman hakikatlerinden olan Allah’ın varlığı, Kuran’ın hak kelam olduğu, Hz. Muhammed (sav)’in Allah’ın resulü olduğu ve Meleklerin varlığını ispat hususunda, Kuran’ın yolu ile Risale-i Nur’un yolunu bazı misaller ile mukayese edeceğiz. Diğer iman hakikatlerinin ispatı ve İslamî meselelere bakışı gibi daha birçok makamda, bu iki yol kıyas edilebilir. Biz, sadece denizden bir damlayı numune olarak zikir edip, akla ve kalbe bir pencere açmaya çalışacağız. Zaten arife işaret yeter.

ALLAH’IN VARLIĞI VE BİRLİĞİ HAKKINDA

  1. MİSAL: “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulandığı halde, yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunda akleden bir kavim için ibretler vardır.” (Ra’d 4)

Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimede, varlığını iki delille ispat etmiştir:

1- Yeryüzündeki komşu kıtaların varlığı: Evet, su ile kaplı olan şu âlemde, nasıl olmuşta suyun tecavüzünden kendini koruyan kara parçaları kalmıştır? Hatta evvela, karalar nasıl oluşmuştur? Dünyamızın ilk yaratılış safhalarında sıvı halde olduğu malumdur. Daha sonra bu sıvıdan taş ve toprak yaratılmıştır. Eğer dünyamız sıvı halde kalsaydı, içinde yaşamak en azından bizim için mümkün olmayacaktı. Eğer o sıvı, toprak olurken demir gibi sert olsaydı, bu sefer de kendinden istifade etmek mümkün olmayacaktı. O halde bu işi yapan kimdir? Kıtaların oluşmasını, sıvı halde kalmasına tercih eden irade sahibi yaratıcı kim? Elbette buna bu vaziyeti veren, içinde yaşayanların sahibi olan Allah-u Teâlâ’dır.

İşte Kuran, yeryüzündeki kıtalardan bahseder, onları akıl sahiplerinin gözleri önüne koyar. Ta ki düşünüp, Allah’ı bulsunlar.

Şimdi aynı meseleyi Risale-i Nur’dan inceleyelim: “Evet, arzın evveli hilkatına bakıyoruz ki, mayi haline gelen bir madde-i seyyaleden taş ve toprak halkedilmiş. Mayi kalsaydı, kabil-i sükna olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi, kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hacetini gören bir Sani-i Hakimdir.” (33. Söz)

KELİMELER: ARZ: dünya EVVELİ HİLKAT: ilk yaratılışı MAYİ: akıcı MADDE-İ SEYYALE: akıcı madde HALKETMEK: yaratmak KABİL-İ SÜKNA: oturmaya müsait SEKENE: oturanlar HACET: ihtiyaç SANİ-İ HAKİM: hikmet sahibi sanatkar

2- Ayetin devamında, “Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulandığı halde, yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız” buyrularak, bu eşyalara dikkat çekilmiştir.

Evet, kışın ölen ağaçların, bahar mevsiminde huriler gibi giyindiklerini görürüz. Her bir ağacın eli hükmündeki dalları ile bizlere türlü türlü meyveler ikram edilir. Adeta o ağaçların dalları, Rahmetin eli olur. Her birinin rengi ayrı, kokusu ayrı, sureti ayrı, menfaati ayrı, lezzeti ayrıdır. Acaba nasıl oluyor da, ana maddeleri bir olan, aynı toprağa kök salan, aynı maddelerle beslenen, aynı havayı soluyan, aynı güneşi gören ve aynı su ile sulanan bu ağaçlardan farklı meyveler çıkıyor?

Hem o ekinler, madde itibariyle birbirinin aynı veya az farklı olan tohumlardan meydana geliyor. Yine soruyoruz, aynı tohumlardan farklı ekinleri çıkaran ve yeryüzünü bir kazan yaparak onları pişiren Rahmet sahibi kim? Asmanın o kuru çubuğundaki üzümlere elbiselerini diken terzi kim? İçine o tatlı şurubu koyan ikram sahibi kim? O üzümün programını ufacık çekirdeğinde yazan kâtip kim? O çekirdeği, üzümün karnında saklayan muhafız kim? Kim, kim, kim? Elbette ALLAH

Şimdi, Üstadımızın meyve ve ekinlere bakışını ve onlardaki tevhid mühürlerini okuyuşuna bakalım ve nasıl Kuranî bir yol takip ettiğini görelim:

“… Bu ayet, nazar-ı dikkati hurma ve üzüme celbedip, der ki: Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir ayet, bir delil ve bir hüccet vardır. Evet, bu iki meyve, hem gıda ve kut; hem fakihe ve yemiş; hem çok lezzetli taamların menşeleri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mucize-i kudret ve bir harika-i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurup makinesi ve o kadar hassas bir mizan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir sanattırlar ki; zerre kadar aklı bulunan bir adam, “Bunları böyle yapan, elbette bu kâinatı yaratan zat olabilir” demeğe mecburdur. Çünkü mesela, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı giydirmek; ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hafızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak; ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak; ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı harika-i sanatı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki, bu işi yapan, bütün kainatın halikıdır ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak onun fiilidir.” (7. Şua)

KELİMELER: TEVHİD: Allah’ın birliğine iman HÜCCET: delil KUT: kuvvet FAKİHE: yaş yemiş MENŞE: asıl MİZAN: denge LATİF: güzel MAHFAZA: koruyan şey BEDAHAT: açıklık HALİK: yaratıcı İKTİZA ETMEK: lazım kılmak NAZAR-I DİKKAT: dikkatli bakış CELBETMEK: çekmek MUCİZE-İ KUDRET: Allah’ın kudretinin mucizesi KUVVE-İ HAFIZA: hafıza kuvveti AB-I KEVSER: cennetteki kevser havuzunun suyu EMSAL: kendi gibi olanlar, aynı cinsten olanlar

“Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki latif ağzını gör. Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile; ve bir neş’e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla; ve bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimatı ile ifade edilen hikmetli nizam içindeki âdilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli sanatlar, nakışlar ve maharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular; ve hoş tatmaklar içinde birer mucize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zahir bir surette bir Sâni’-i Hakîm, Kerim, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.”

KELİMELER: MUNTAZAMAN: intizamlı MEVZUNEN: dengeli ve ölçülü olarak NESİM: rüzgar DEST-İ KEREM: kerem eli MİZAN: denge MUCİZE-İ KUDRET: Allah’ın kudretinin mucizesi ZAHİR: açık SANİ-İ HAKİM: hikmetli sanatkar KERİM: cömert RAHİM: merhametli MUHSİN: ihsan eden MÜCEMMİL: güzelleştiren MUFADDIL: üstün kılan VÜCUB-U VÜCUD: varlığı vacip olan VAHDET: birlik CEMAL-İ RAHMET: Allah’ın rahmetinin güzelliği KEMAL-İ RUBUBİYET: terbiye etmek, idare etmek, büyütmek gibi fiillerin dayandığı yer olan Rab isminin mükemmelliği

  1. MİSAL: “Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz durdurandır.” (Rad 2)

Direksiz bir çatı görseniz, ne kadar da şaşırırdınız! Hatta şaşırmaktan daha ileri gider ve gözlerinizi yalanlardınız. Çünkü direksiz bir çatının durması mümkün değildir. Halbuki dünya sarayımızın çatısı olan gökyüzü, direksiz duruyor. Acaba, dünya sarayımızın damı olan semayı direksiz durduran ve yeryüzüne düşmesini önleyen nihayetsiz kudretin sahibi kim?

İşte Kuran bu soruya “ALLAH” diyerek cevap verir. Gökyüzünün bu mucizâne halini, Allah’ın varlığına bir delil yapar. Kafa gözüne, direksiz çatıyı gösterir; akla, kalbe hatta nefse “Allah” dedirtir.

Şimdi Risale-i Nurun aynı delili nasıl işlediğine bakalım:

Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece süratli yüz binler ecram-ı semaviyeyi direksiz düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihatatı ile o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zahir bulunduğuna bil müşahede şehadet eder. (Şualar ve Nurun birçok yerinde farklı tabirlerle)

KELİMELER: ARZ: dünya ECRAM-I SEMAVİYE: semadaki yıldızlar FEVKALHAD: umulanın üstünde MÜTEMADİYEN: devamlı SİKKE-İ FITRAT: yaratılış damgası MÜTECAVİZ: başkasının hakkına saldıran TEZAHÜR-Ü RUBUBİYET: Allah’ın Rab isminin tecellisi TESHİR: büyülemek TEDBİR: idare etmek TEDVİR: dilediği gibi çevirmek TANZİM: nizama sokmak TANZİF: temizlemek TAVZİF: vazifelendirmek İHATA: kapsamak HALİK: yaratıcı VAHDET: birlik ZAHİR: açık

3.MİSAL: “Söyleyin bana şimdi içtiğiniz suyu, buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa biz mi? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?” (Vakıa 67-68-69)

Kuran, bu ve benzeri ayetleriyle dikkatleri suya çeker. Ondaki iki hususiyeti Allah’ın varlığına delil yapar.

1- Suyun gökyüzünden bir nizam ile inmesi: Yüksekten bırakılan bir şeyin ağırlığı, düşerken artar. Mesela, bir binanın çatısından bırakılan 10 kg.lık bir madde yere yaklaştığında 15 kg. ağırlığa ulaşır. Sürati ona ağırlık kazandırır. Su ise bu kanunun dışındadır. Adeta yerçekimine meydan okur. Eğer böyle olmasaydı, yağmur damlaları başımıza kurşun gibi yağacak ve isabet ettiği yeri delip geçecekti.

Acaba yağmur damlasını bir nizam ile indiren kim? Kim yağmuru yerçekimi kanununun dışında bırakan ve bir kuş tüyü hafifliğinde yeryüzüne indiren?

İşte Kuran, bu soruyu: “Buluttan o suyu siz mi indirdiniz yoksa biz mi?” diyerek sorar ve en inatçı nefisleri dahi “Allah” demeye mecbur eder.

2- Suyun lezzeti ve tatlılığı: Kuran, sudaki letafeti ve tatlılığı gösterir ve “Dileseydik biz onu acı yapabilirdik” diyerek, suyun lezzetini Allah’ın varlığına bir delil yapar. Yani sudan, medlulü olan Allah’a pencereler açar. (Suyun daha birçok özelliği vardır ki, Kuran bunları başka ayetlerinde işlemiştir. Biz sadece iki özelliğini zikir ettik)

Şimdi Risale-i Nur’un bu delili nasıl işlediğine bakalım:

Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki, güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura “rahmet” namı verilmiştir.

                Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı dinler, görür ki: pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

                Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadir ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer.

                Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler, o kadar muntazam ve güzel halk ediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu, o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma’ ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve sanatlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinden yapılıyor. (Şualar)

Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki; bir Rabb-i Kerimin emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki, “Sizlere müjde, geliyoruz!” manasını ifade ederler. (Sözler,33. Söz)

KELİMELER: GAYBİ: yok olan HAZİNE-İ RAHMET: Allah’ın rahmetinin hazinesi KATRE: yağmur damlası TECESSÜM: cisimleşmek REŞHA: su damlası HİKMET: menfaat MUNTAZAM: intizamlı HALKEDİLMEK: yaratılmak HUSUSAN: bilhassa MİZAN: denge MÜVAZENE: denge HAKİMANE: hikmetli, menfaatli ZİHAYAT: hayat sahibi CAMİD: cansız TEREKKÜB: birkaç maddeden oluşmak

İSTİHDAM EDİLMEK: kullanılmak AYN-I RAHMET: rahmetin ta kendisi HAZİNE-İ GAYBİYE-İ RAHMET: Allah’ın rahmetinin gözükmeyen hazinesi HALİ: boş MÜŞTAK: arzulu

NETİCE: Üç misalle değil, belki üç yüz misalle gösterilebilir ve ispat edilebilir ki, Risale-i Nur Allah’ın varlığını ispatta Kuranî bir yol takip ediyor. Her şeyde Allah’a bir pencere açıyor. Kuran gibi, kainatı Allah’a delil yapıyor. Her şeyin üstündeki ilahî damga ve mühürleri okuyor ve okutuyor. İlahî hikmeti akıl sahiplerine ders veriyor. Hz. Musa’nın, asasını vurarak su çıkarması gibi, Bediüzzaman hazretleri de, asası olan Kuran’ı nereye vursa, oradan marifet suyunu çıkartıyor. Ne mutlu o suyu içebilenlere!

KURAN-I KERİM’İN HAK KELAM OLMASI MESELESİ

  1. MİSAL: “İşte bu gaybın haberlerindendir, biz sana onu vahyediyoruz. Onlar, hangisi Meryem’e kefil olacak diye kalemlerini atarlarken ve onlar çekişirlerken, sen onların yanında değildin” (Ali İmran 44)

Allah-u Teâlâ, Kuran’da,  geçmişe ait gaybdan haber vermiş ve bu bahisle Kuran’ın hak kelam olduğunu ispat etmiştir. Zira Efendimiz (sav) okuma ve yazma bilmezdi. Kuran’ın ifadesiyle, bir harf bile yazmamıştı ve ümmi idi. Böyle bir zatın, geçmiş ve gelecek gaybdan haber vermesi ve verdiği haberin diğer semavi kitaplar tarafından tasdik edilmesi ispat eder ki, O zat, kendinden ve kendi nefsinden konuşmuyor. O’nu konuşturan, Allamu-l guyub olan Allah’tır. İşte mezkûr ayet-i celile, Efendimizin (sav) gaybdan haber vermesini delil göstererek, Kuran’ın hak kelam olduğunu ve aynı zamanda Risalet-i Ahmediyeyi (sav) ispat etmiştir.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Resul-ü Ekrem (sav) malum olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-ı mukayyed olan ruh-u cevvale tayy-ı zaman ederek mazinin âmak-ı hafasına girerek hazır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi enbiya-ı sâlifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle

KELİMELER: ÜMMİYET: okuma yazma bilmeme GAYR-I MUKAYYED: kayıtsız TAYY-I ZAMAN: zamanları geçmek ÂMAK-I HAFA: gizli derinlikler ENBİYA-I SALİFE: geçmiş peygamberler AHVAL: haller ESRAR: sırlar

  1. MİSAL: “Onlar hala Kuran’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Kuran Allah’tan başkasının katından olsaydı, elbette onda çok ihtilaflar bulurlardı” (Nisa 82)

Allah-u Teâlâ, bu ayet ile Kuran’daki tenasübü (ayetlerin birbiriyle münasebetini ve hepsinin birbiriyle uygun ifadelerini) gösteriyor ve bu intizamı ve içinde ihtilafın olmamasını, Kuran’ın hak kelam olmasına delil yapıyor.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:  

Kuran-ı mucizü-l beyan dahi hakikat-i mümkünata dairdir ki, o hakikat, dünyanın ibtidasından tut, ta ahiretin en nihayetine kadar uzanmış ve arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair beyanat-ı Kuraniye, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye layık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet tahkiklerinde Kuran’ın tasvirine “maşallah, barekallah” deyip… ( 25. Söz)

KELİMELER: KURAN-I MÜCİZÜ-L BEYAN: beyanı ve ifade tarzı mucize olan kuran HAKİKAT-İ MÜMKÜNAT: kâinattaki hakikatler ve gerçekler, eşyanın mahiyeti İBTİDA: başlangıç ARŞ: en yüksek gök FERŞ: Yer ŞEMS: güneş ŞECERE-İ HİLKAT: yaratılış ağacı BEYANAT-I KURANİYE: kuranın beyanı TENASÜB: birbiriyle uyum içinde olmak MUHAKKİK: hakkı bulup çıkartan âlimler TAHKİK: derinden derine yapılan araştırma TASVİR: ifade şekli

  1. MİSAL: “Muhakkak ki biz sana kitabı hak ile indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin.” (Nisa 105)

Bu ayet-i kerimede, Kuran’ın, insanların arasındaki her türlü meseleyi çözmek için hak olarak gönderildiği beyan buyrulmuştur. Yani ancak Kuran’ın kanunları ve şeriatı insanları ıslah edebilir. Böyle her zamandaki insanları ıslah edecek kanunların olduğu bir kitabı ise, bir beşerin yazması mümkün değildir. Demek ki Kuran’daki fıtrata uygun bütün kanunlar, bu kitabın, fıtratları yaratan zat tarafından inzal edildiğinin ispatıdır. İnsanların yaptığı kanunların ömrü, insanların ömrü gibi kısa oluyor. Eğer Kuran -hâşâ- Allah’ın kelamı olmasaydı, içindeki hükümlerin, değerini ve geçerliliğini kaybetmesi gerekirdi. Halbuki batılı filozofların dahi tasdikiyle Kuran, bu asrı ıslah edecek tek kitaptır. Bu filozofların sözlerini “Kuran’a İman” kitabımızda bulabilirsiniz.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Ümmi bir zattan çıkan şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humusunu âdilane ve hakkaniyet üzere ve müdekkikâne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez. (Şualar)

KELİMELER: ÜMMİ: okuma yazma bilmeyen NEV-İ BEŞER: insan nevi HUMUS: beşte bir ADİLANE: adaletle MÜDEKKİKANE: tetkik edercesine

  1. MUHAMMED’İN (SAV) ALLAH’IN RESULÜ OLDUĞU MESELESİ
  2. MİSAL: “De ki ey Habibim! Çağırın Allah’tan başka taptıklarınızı ve Allah’a ortak koştuklarınızı, sonra bana hile yapın ve göz bile açtırmayın. Benim velim Allah’tır ki, kitabı O indirmiştir.” (Araf 196)

Bu ayet-i celile ile Peygamber Efendimizin (sav) metaneti, cesareti ve tek başına âleme meydan okuması nazara veriliyor ve “Böyle bir kuvvet, ancak Allah’ın resulünde olabilir” diye Nübüvvet-i Ahmediye’ye işaret ediliyor. Yoksa davası batıl olan birisi, bu derece cesareti ve sebatı gösteremez. Hz. Muhammed (sav)’in bu cesareti, peygamberliğinin delilidir.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Tebliğ ve risalette ve nası hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler hatta kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetle adavet ettikleri halde zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkması ve İslamiyet’i dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli yoktur. (7. Şua)

KELİMELER: RİSALET: peygamberlik NÂS: insanlar ADAVET: düşmanlık

  1. MİSAL: “De ki ey Habibim! Eğer Allah dileseydi, ben size onu (Kuran’ı) okumazdım ve onu size bildirmezdim. Muhakkak ki ben, sizin içinizde daha önceden bir ömür geçirmiştim.” (Yunus 16)

Kuran, bu ayeti ile nazarlara Efendimizin (sav) evvelki hayatını veriyor. O’nun ilk hayatındaki doğruluğunu, peygamberliğine delil yapıyor. Yani diyor ki: “Ey insanlar, Muhammed-i Arabi (sav) size yabancı değildir, daha önce sizin ile beraber yaşamıştır. Siz de O’nun ahlakına ve doğruluğuna şahitsiniz. Kırk senelik yaşantısında onun bir yalanını görmemişsiniz ve bu yüzden “Emin” lakabını O’na layık görmüşsünüz. Hal böyle iken, şimdi onu yalancılıkla mı itham edeceksiniz?”

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Tarih ve siyer ve âsar nokta-i nazarında dikkat olunursa, Muhammed (sav) dört yaşından kırk yaşına kadar lasiyyema hararet-i gariziyenin iltihabı zamanında, kemal-i istikametle ve kemal-i metanetle, tamam ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve müvazenet etvarıyla ve nihayet iffet ile ve hiçbir hileyi ima etmemekle beraber yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlakın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azime nazara alınırsa, haktan geldiğini tasdik etmezse nefsine levm etsin. (Şuaat)

KELİMELER: SİYER: peygamberimizin hayatı ÂSAR: eserler LASİYYEMA: hususen HARARET-İ GARİZİYYE: vücudun normal harareti İLTİHAB: tutuşmak, yanmak ITTIRAD-I AHVAL: hallerinin düzgünlüğü MÜSAVAT: aynı hal ve derecede olmak MÜVAZENET: denge ETVAR: tavırlar İFFET: namusluluk İSTİMRAR-I AHLAK: ahlakın sabitleşip değişmemesi İNKILAB-I AZİME: büyük değişim, Efendimizin peygamberliğini duyurması ile başlayan değişiklik

  1. MİSAL: “(Yahudiler) şöyle demekle Allah’ı hakkıyla takdir edemediler: ‘Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmemiştir.’ De ki: Musa’nın kendisiyle bir nur ve insanlar için hidayet getirdiği kitabı kim indirdi?” (Enam 91)

Kuran bu ayetinde, geçmiş peygamberlerden Hz. Musa’yı, Efendimizin (sav) risaletine delil yapmıştır. Ayet-i celile, işareten şöyle demektedir: Madem Hz. Musa’ya bir kitap indiğini kabul ediyorsunuz, o halde Hz. Muhammed’e inen kitabı da kabul etmelisiniz. Zira Hz. Muhammed’in iddia ettiği dava sadece ona mahsus değildir. Aynı davayı, daha önce geçen birçok peygamberler dava etmiştir ki, siz bunlardan Hz. Musa’yı tasdik edersiniz.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Enbiya’nın (as) doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsi sıfatlar ve mucizeler ve vazifeler varsa, o zatta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasıl ki lisan-ı kal ile bu zatın geleceğini haber verip insanlara beşaret etmişlerÖyle de, lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip, davasını imza ediyorlar. (Şualar)

MELEKLERİN VARLIĞININ GERÇEK OLMASI MESELESİ

1.MİSAL: “Muhakkak ki ahirete inanmayanlar, melekleri dişilerin isimleriyle isimlendiriyorlar” (Necm 27)

Bu ayet-i kerimede, meleklerin varlığına bir delil vardır. O da şudur: Allah’ın birliğini inkâr eden müşrikler bile meleklerin varlığını kabul edip, vücudları hakkında ittifak etmişlerdir. Demek meleklerin varlığını kabul etmek, semavi dinler hariç, putperestlerde bile mevcuttur. Öyleyse melaikenin vücuduna iman, bedihi bir meseledir, şüphe edilemez. Zira hakikatte olmayıp, sadece vehmin ürünü olan bir meselede, asırlar ahalisinin ittifak etmeleri mümkün değildir. Madem ittifak etmişler, o halde bu mesele haktır.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım: 

Bütün ukala, turuk-u tabirde ihtilaflarıyla birlikte melaikenin mana ve hakikatinin vücuduna icma-i maneviyle ittifak etmişlerdir. Hatta meşaiyyun, melaikeyi “envaın mahiyet-i mücerrede-i ruhaniye” ile tabir etmişlerdir. İşrakiyyun, “ukulu aşera, erbab-ül enva” diye tevsim etmişlerdir. Ehl-i edyan, “melek-ül cibal, melek-ül emtar” namlarıyla tesmiye etmişlerdir. Hatta akılları gözlerinde olan maddiyyun, tabiiyyun dahi, mana-yı melaikeyi inkâra mecal bulamamışlar. Belki nevamis-i fıtratta “kuvva-yı sâriye” diye bir cihette tasdike muztar olmuşlardır. (Şuaat)

KELİMELER: UKALA: akıllar TURUK-U TABİR: tabir yolları İCMA-İ MANEVİ: manevi birlik MEŞŞAİYYUN: sadece akıllarına güvenerek vahye uymayan imansızlar İŞRAKİYYUN: bir çeşit filozoflar TEVSİM ETMEK: isimlendirmek EHL-İ EDYAN: semavi dine mensup olanlar MELEK-ÜL CİBAL: dağlarda vazifeli melekler MELEK-ÜL EMTAR: yağmurları indirmekle vazifeli melekler TESMİYE: isimlendirmek MADDİYYUN: maddeperestler TABİİYYUN: âlemin kendi kendine oluştuğunu iddia eden tabiatçılar NEVAMİS-İ FITRAT: yaratılıştaki kanunlar KUVVA-YI SÂRİYE: âlemde bulunan ve âlemi kuşatan kanunlar

  1. MİSAL: “Muhakkak ki rabbinin katında, O’na ibadetten kibirlenmeyen ve onu tesbih eden ve onun için secde eden melekler vardır” ( Araf 206)

Kuran, bu ayet-i kerime ile melaikenin vücuduna şöyle bir delil sunuyor: Meleklerin olması zaruridir. Çünkü bu âlemde, Cenab-ı Hakkı tesbih etmek, sanatını tefekkür etmek, sanatlı eserlerde görünen isim ve sıfatları keşfetmek, Allah’ın kemal ve cemalini seyretmek, Allah’a ibadet etmek ve secde etmek gibi vazifeler vardır. Halbuki insan bu vazifelerden çoğunu yapamıyor. Yaptığını da hakkıyla eda edemiyor. O halde bu vazifeyi yapacak mahlûklar lazımdır ki, onlar meleklerdir.

Şimdi bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Hem hiç mümkün müdür ki, zeminin yüzünü zi-hayatlarla mütemadiyen doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve kendine ibadet ve tesbihat ettirmek için bu dünyamızı zi-şuurlarla şenlendiren bir sultan-ı zül-celal, semavat ve yıldızları boş ve hali bıraksın. Onlara münasip ahaliyi yaratıp, o semavi saraylarda iskan etmesin ve saltanat-ı rububiyetini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yaversiz, nazırsız, seyircisiz, abidsiz, rağbetsiz bıraksın. Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ.

NETİCE: Buraya kadar yapılan muvazenelerden tezahür etti ki, Risale-i Nur Kuranî bir yolu takip etmiştir. Hatta birçok cümlesi, Kuran ayetlerinden iktibas edilmiştir. Bizler bu uzun meseleyi burada kesiyor ve diğer iman ve İslam hakikatlerinin mukayesesini sizlerin fikrine havale ediyoruz. Bir pencere açabildiysek, Allah’a hamd-ü sena olsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu